Kelimelere yüklediğimiz anlamlar bize mi ait? Bize ait gözlerden kendi bakış açımızla mı bakıyoruz? Tarih sahnesindeki yerimiz yalnızca bize ayrılan kadarıyla mı sınırlı?
Bu sorular beynimizin bir köşesini kaşıyadursun, diğer yandan “modern” dünyada son zamanlarda yüksek bir ivme kazanan girişimcilik sektörünün belkemiği olan ve dünya çapında çoğunlukla yahudilerin güdümünde yürütülen Venture Capital kavramının altını kazmakta fayda var.
Türkçeye girişim sermayesi ya da risk sermayesi olarak geçen Venture Capital (VC), yüksek büyüme potansiyeli olan yeni kurulan şirketlere (start-up) para ve yönetim desteği sağlayan bir özel yatırım türüdür. Yatırımcılar ellerindeki sermaye ile şirketten pay (hisse) alır; karşılığında hem yüksek risk üstlenir hem de ileride büyük kazanç hedefler. Özetle paraya ihtiyacı olan girişimci yatırım alarak ticari faaliyetlerini gerçekleştirme imkânı, elinde sermaye olan yatırımcı da parasını değerlendirme fırsatı edinmiş olur. Borçlanmaya ve faize dayalı geleneksel bankacılığın aksine, VC sektörünün özünde barındırdığı kâr-zarar ortaklığı kültürünün doğası gereği modern finans sektörünün yapısında bir değişiklik ya da uyarlama gerektirmeden İslami bir model olarak uygulanabilecek az sayıdaki dallarından biridir.
Ne yazık ki şu anda dünyadaki önde gelen Venture Capital şirketlerinin çoğu yahudi ortaklara sahip. Diğer bir deyişle; dünyadaki göze çarpan erken aşama girişimlerin çoğu yahudi ortaklar tarafından fonlanıyor, hisseleri onlar tarafından alınıyor ve ortakları onlar olmuş oluyor. Nihayetinde ileride milyar dolarlık olacak şirketlerin de henüz kuruluş aşamalarında yönetim kurullarına bir yahudi oturmuş, piyasaları ele geçirmenin uzun vadeli ilk adımları atılmış oluyor. Peki bu durum her zaman böyle miydi?
Tarihe baktığımızda Venture Capital’i de kapsamına alan üst sektör ve yahudilerin özel sektöre karşı asıl en büyük silahı olan Private Equity’nin (özel sermaye) kökeni bile 19.yüzyılın ikinci yarısına, mevcut deccalist dünya düzeninin başmimarlarından J.P Morgan’ın faaliyetlerine dayandırılmaktadır. Dolayısıyla Venture Capital özelinde genellikle 20.yüzyılın başlarındaki daha da geç tarihler zikredilmektedir. Tarihe baktığımızda durum böyle dedik fakat bu tarih kimin tarihi? Bakıyoruz ama kimin gözlerinden? Sormamız gereken asıl sorular bu noktada doğuyor.
Ana akım anlatıyı delerek kafamızı sis perdesinden çıkarıp baktığımızda görmekteyiz ki gerçekte kurumsal anlamda Venture Capital’in ilk örnekleri, temelleri Efendimiz (s.a.v.) zamanına dayanan ve Hz.Ömer (r.a.) döneminde kurumsallaşan Beytülmâl ile verilmiştir demek yanlış olmaz. Antik çağlarda risk sermayesi özelinde gösterilebilecek örnekler olsa da, buralardaki yatırımlar daha çok hibe düzeyinde kalmış ve hiçbiri paranın hem geldiği hem dağıtıldığı kanalların çeşitliliği, geri dönüşlü bir kâr ortaklığı olmaması gibi yönlerden Beytülmâl’in kurumsal yapısına benzeyememiştir. Genellikle kısaca devletin hazinesi şeklinde tanımlanan Beytülmâl, bağımsız bir tüzel kişiliği olması, devletin tüm gelir-gider dengesini yöneten ve kaynağı tek bir havuzda toplayıp çeşitli kanallara dağıtan ana mekanizma olmasıyla yalnızca bir kasa olmanın ötesinde bir yapıdır. Kamuya ait bir fon gibi işlemektedir.
Beytülmâl, Venture Capital olgusuna ise mudârebe kavramıyla temas etmektedir. Mudârebe kısaca; bir tarafın sermaye koyması, diğer tarafın işletmeyi üstlenmesiyle kurulan kâr paylaşımı esasına dayalı ortaklığı ifade eder. Günümüz Venture Capital oluşumları da en temelde tamamen bu anlayış üzerine işlemektedir: VC sermaye koyar, start-up’lar işletmeyi üstlenir, günün sonunda da paylar bölüşülür.
Mudârebe, ismini Müzzemmil Suresi’ndeki “Bir kısmınız Allah’ın lutfundan rızık aramak üzere yeryüzünde yol tepecek“ ifadesinden alan bir kavram.
Mevcut literatürdeki risk sermayesi; henüz riskten de sermayeden de bihaberken ortak kâr paylaşımı üzere yol tepecek, risk alacak, riski bölüşecek, girişimde bulunacak kişiler doğrudan kitabımızdan yola çıkan bir kavramla isimlendiriliyor. Bağdat’ın medreselerinde doğan bu kavram, San Francisco’nun cafcaflı sokaklarının jargonu kadar ilgimizi çekmemiş olsa gerek.
Beytülmâl üzerinden mudârebenin en güçlü örneklerinden biri, Hz. Ömer’in (r.a.) oğulları Abdullah ve Ubeydullah’ın Irak seferi dönüşünde Beytülmâl’den aldıkları sermaye ile mal alıp Medine’de satarak kâr elde etmeleri ve bu kârı Beytülmâl ile paylaşmalarıdır. Bu sayede nakit sermaye atıl kalmayıp ekonomik döngüye sokulmuş ve değerlenmesi sağlanmıştır. Girişimciler ise emek ve bilgilerini kullanarak kâr elde etmelerini sağlayacak sermayeye bu şekilde erişmişlerdir. Güncel VC’lerin mekanizmasından pratikte hiçbir farkı olmayan bu işleyişte, bir aşağılık kompleksiyle Hz.Ömer’in oğullarını B2B SaaS e-ticaret app’i yapmadıkları için suçlayamayız. Görüyoruz ki terminolojiyi elinde tutan ve yönetenler, tarihsel anlatıyı ve toplumsal hafızayı da ellerinde tutup yönetme gücüne ulaşıyorlar. Bizim aynı olguları ifade etmek için binlerce yıl öncesinde kullandığımız, manalarıyla medeniyetimizin tüm güzelliklerini bünyesinde barındıran kavramlarımız varken onlarınkini ithal ediyoruz. Bunun sonucunda Müslümanlığa sığmayacak bir edilgen tutumla kendi medeniyetimizin bize hor gösterilmesine karşı koyamıyoruz.
Şu ana kadar hep güncel devşirme düzenin bizim inşa ettiğimiz düzene benzerlikleri üzerinden bir analoji yaptık. Biraz da farklılıklarından yola çıkmak, önümüzdeki tabloyu daha iyi anlamak konusunda oldukça yardımcı olacaktır. İnsanları ve değerleri sayılara indirgeyen Batı’nın aksine, Beytülmâl’in ana gayesi hiçbir zaman bu yatırımlarla yüksek çarpanlarla büyük marjlar elde etmek olmadı. Haşr Suresi’nin ışığında “Tâ ki o mallar, içinizde sadece zenginler arasında dolaşan bir servet hâline gelmesin!“ düsturuyla bugünkü iktisadi statükonun camdan kalelerine bir balyoz indirircesine bir anlayışla kapitalin belli bir zümre elinde toplanmadan adil ve düzenli dağılımının sağlanması amaçlandı. Paranın sürekli dolaşımda olması ve ekonomiye can vererek olabildiğince çok kişinin cebinden geçip girişimlerini, ticaretlerini, zanaatlarını gerçekleştirerek hayatlarını idame ettirmelerini sağladı. Böylece Asr-ı Saadet’te toplumsal refahın artırılması gözetilen yegâne çarpan oldu.
Özetle şairin dediği gibi; tarantula yazdılar diye göğsümüzdeki yaftaya, tarantulaymış benim adım diyecek değiliz. Bunu dille tasdik etmesek bile farkında olmadan düşünce kalıplarımıza işlendiğini, düşüncelerimizin bize ait olmadığını fark edip sıyrıldığımız ve bizi sinesine sarmayan bu tabiattan rıza dilenmeyi bıraktığımız gün bir milat olacak. Bu yazılanlar gibi yitik malımız olan daha nice mefhumların geri sahiplenilip yalnızca bir analoji olmaktan çıkarak lineer tarih anlatımızın bir parçası olmasıyla, sadece kendimizin değil onların kitaplarını da baştan yazacak durumda olacağız. Tarih boyunca bizim ayak izlerimize basarak yolunu bulan Batı’nın riyakarlığına karşı, tarihin sıfır noktasının ancak İslam olduğunu göstermek ve bu gerçeği yaşamak her Müslümana farzdır. 1



